EHL-İ KIBLE TEKFÎR EDİLMEZ


Ömr-ü hayatını Din-i Mübin-i İslam’a adamış bir insana etmedik zulüm bırakmayan malum çevreler, aynı zat için şimdi de “İnsanları tekfir ediyor” iddialarını ortaya atmaya başladı. Bu zat Müslümanları, Kur’an-ı Kerim’e, hadis-i şerife, icma ve kıyasa davet edip, Müslümanlar arasında gördüğü hataları yazıp-söylüyor. Hal böyleyken malum çevreler, onun sözünü kıymetsizmiş gibi göstermek için, “İnsanları tekfir ediyor” ithamında bulunmaktan geri kalmıyor. Bir babanın evladına ikazı niteliğindeki yazı ve kitaplarında, Müslümanları sevdiği için gördüğü yanlışlarının ıslahından başka niyeti yok bu zatın. İşte bu sebepten dolayı, kendisi doğrudan “Ehli kıblenin tekfir edilmeyeceği”ne dair bir yazı kaleme almış. Bu minval üzerine, okuyanlar maksadın ne olduğunu iyi anlasın. Onlarca kelimeyle anlatılan büyük bir yazının özeti niteliğindeki “Ben, ehli kıble olan kimseyi tekfir etmem” sözünü bir yere adıyla-soyadıyla not edelim lütfen.

21.02.2021

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Azîz Mü’min Kardeşlerim!

Cenâb-ı Hak, Nisâ Sûresi’nde şöyle buyuruyor:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًاۚ

“Size selâm verene, ‘Sen, mü’min değilsin.’ demeyin.”[1]

Resûl-i Ekrem (sav) de hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ أب۪ى ذَرٍّ   أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللهِ يَقُولُ: لَا يَرم۪ي رَجُلٌ رَجُلاً بِالْفِسْقِ أَوِ الْكُفْرِ، إلَّا ارْتَدَّتْ عَلَيْهِ، إنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُهُ كَذٰلِكَ

Ebu Zer (ra)’dan rivâyet edildiğine göre O, Resûlullah (sav)’i şöyle buyururken işitmiştir:

“Hiç kimse, başkasına fâsık ve kâfir demesin. Şayet o kimsede bu haller mevcûd değilse, o söz, onu söyleyene döner.”[2]

وعَنْ أَب۪ي ذَرٍّ رَضِيَ اللّٰه عَنْهُ أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ يَقُولُ : مَنْ دَعَا رَجُلاً بالْكُفْرِ ، أَوْ قَالَ  عَدُوَّ اللّٰهِ ، ولَيْسَ كَذٰلِكَ إِلَّاحَارَ علَيْهِ .مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .حَارَ : رَجَعَ

Yine Ebû Zer (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kim, bir adamı, ‘Ey kâfir!’ diye çağırır veya ona, ‘Ey Ellah’ın düşmanı!’ derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner.”[3]

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ :  إِذَا قَالَ الرَّجُـلُ لِاَخ۪يهِ : يَا كَافِرُ ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا ، فَإِنْ كَان كَمَا قَالَ وَإِلاَّ رَجَعَتْ عَلَيْهِ. مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ

İbni Ömer (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Bir adam, din kardeşine, ‘Ey kâfir!’ derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise, söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz, söyleyene geri döner.”[4]

Ulemâ-i İslâm mezkûr hadis-i şerîflere şu ma’nayı vermişlerdir:

1. “Din kardeşine kâfir demeyi helâl sayan, bir Müslümana kâfir demeyi câiz gören, kendisi küfre düşmüş olur.”

2. “Din kardeşine kâfir demenin günahı ve vebali kendisine döner. Yoksa kendisi kâfir olur, dinden çıkar demek değildir.”[5]

Amelî mezheb imâmları, Kur’an ve Ehâdis-i Nebeviyye’den ittifâken şu hükmü istihrâc etmişlerdir:

“Riddetin isbâtı, iki âdil şâhidin şehâdetiyle ve hâkimin vereceği hükümle gerçekleşir. Hâkim,  mürted hakkında vereceği hükümden önce şunu yapar:

Hâkim üzerinde vâcibdir ki, önce onu dîne da’vet etsin. Bir görüşe göre, bu da’vet sünnettir. Bu da’vet karşısında o şahıs, hemen Müslüman olmalıdır. Bir kavle göre ise, mahkeme-i şer’iyyece kendisine üç güne kadar mühlet verilir. Eğer o şahıs, bâtıl i’tikádından vaz geçip Müslüman olmazsa, o zamân irtidâdına hükmolunup mahkeme-i şer’iyyece öldürülür.”

 “Gerek Şâfiî ve gerek Hanefî fıkıh kitâblarında geçen tekfîr hakkındaki bazı örneklerden dolayı halkın tekfîrine kolayca gidilmemelidir. (Bu cümlede geçen küfürden murad, lâzım-ı küfürdür; iltizâm-ı küfür değildir.) Çünkü bu tekfîr mes’elesi, gayet tehlikelidir. Bazen kişi, yanlış bir hükümden dolayı Müslüman birini tekfîr etmekle kendisi kâfîr olur.”[6]                                                                      

Demek amelî mezheb imâmlarının beyânâtına göre; dâhil-i İslâm’da eşhâsın küfrüne, ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin dışında halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.

Bu zamanda ise, mahkeme-i şer’iyye ve şer’î hâkim mevcûd olmadığından, dâhil-i İslâm’da eşhásın küfrüne hükmedilemez. Bizler, keyfe mâyeşâ isim belirtip, şahıs, cemaat, cem’iyyet, hizb ta’yîn ederek birilerini tekfîr edip küfrüne karâr veremeyiz. Bununla berâber, insânı küfre götürecek inanç, söz ve fiilleri öğrenip öğretmek de vazîfemizdir.

Evet, Dâr-ı İslâm’da Kur’an ve Sünnet hâdimlerinin vazifesi, teblîğ vasıtasıyla halkı küfür ve küfrândan kurtarmaktır. Yoksa Kur’an ve Sünnet hâdimlerinin vazîfesi; bir şahsın, bir cemaatin, bir cem’iyyetin, bir hizbin küfrüne hükmetmek veya onların küfrünü teşhîr etmek veyahut onların küfrüne terettüb eden cezayı tatbik etmek değildir. Zira bu vazîfe, Devlet-i İslâmiye’ye aiddir.

Üstâd Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, konuyla alakalı olarak şöyle buyurmuştur:

“Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.

İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt’in Eimme-i İsna Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikata müstenid olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.”[7]

Ey mü’min kardeşlerim!

Usûl-i Kelâm ulemâsının tesbît ettiği şöyle bir kanun vardır: “Lüzum-u küfür, küfür değil; iltizâm-ı küfür, küfürdür.”

Lüzûm-u küfür, küfrü gerektiren sözleri söylemektir. İltizâm-ı küfür ise, o söylediği küfrü gerektiren sözleri, bilfiil kabûl ve tasdîk etmektir. Küfrün ve irtidâdın tesbîti de ancak mahkeme-i şer’iyyece olur.

Bu abd-i âciz, Hâdimü’l-Kur’an sıfatıyla yapmış olduğum derslerde ve yazmış olduğum eserlerde bu konuyu defaatle ifâde etmişim. Bu konuda pek çok şâhidim vardır. Keza bu konudaki sesli ifadelerim ve yazmış olduğum eserler de bunun şâhididir. Ben, Dâr-ı İslâm’da hiçbir şahsın tekfîrine gitmiş değilim. Aksine “Ehl-i kıble tekfir edilmez.” kanûnuyla amel eden biriyim. Her zaman söylediğim gibi yine söylüyorum:

Kardeşlerim!

Burası Dâr-ı İslâm’dır. Âbâ ve ecdâdı Müslüman olanların tekfîrine gidilmez. Ehl-i kıblenin tekfirine gitmek, şer’an câiz değildir, haramdır. Öyleyse size evvel ahir tavsiyem, namazda yüzünü kıblemize çeviren; cenâzesini, Kur’an ve Hadîs’in emri üzere bizim gibi defneden insanları; hangi meslek, meşreb ve fırkadan olursa olsun, tekfîr etmeyin. Zira ehl-i kıble tekfîr edilmez. Ehl-i kıbleyi tekfîr edenlerin âkibetinden korkulur. Fırka-i nâciye ünvânında dâhil olmamız için, kimseyi tekfîr etmememiz lâzım ve elzemdir.

Muhammed DOĞAN

(Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî)


[1] Nisa, 4:94.

[2] Buharî, Edeb, 44.

[3] Buhârî, Edeb, 44; Müslim, Îmân, 112.

[4] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 111. Tirmizî, Îmân 16.

[5] Nevevi, Sahîh-i Müslim Şerhi, 2/51.

[6] Kitâbu’l-Fıkh Ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, c. 5, s. 423-424; Tuhfetu’l-Muhtâc, c. 9, s. 88

[7] Emirdağ Lâhikası I, s. 205.

SAİD NURSÎ’YE KİM MUTLAK VEKİL OLABİLİR?

Toplumumuzun büyük kısmına yön veren Nurcular arasında, son 5-10 senedir  tartışılan konulardan biri de; “Mutlak vekîl” mes’elesidir. Bunun dayandırıldığı yer ise, Bedîüzzamân Said Nursî (ra) hazretlerine atfedilen (Şâibeli) bir mektubun şu kısmıdır: “Şimdi bütün talebelerin fevkınde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tâm tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekîl yapıyorum. Ben ölsem veyâ hayâtta şuursuz kalsam, Nûrlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tâm yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekîlim olarak vasiyet ediyorum.”

Okumaya devam et SAİD NURSÎ’YE KİM MUTLAK VEKİL OLABİLİR?

“Onlar Pavlos’un farklı versiyonu!..” – I

Tarihin tozlu raflarına baktığınız vakit, Din-i Mübin-i İslam’ı tahrif etmek isteyenlerin takip ettikleri yolların hep aynı olduğunu görürsünüz. Din-i Mübin-i İslam’ı bozmak isteyenlerin “hile ve hud’a”sının asırlardır aynı olması, “E tevâsav bihî” yani: “Geçmişten bir tavsiye mi aldılar” (Zariyat 53) ayetinde açık bir şekilde beyan edilmiştir.

Okumaya devam et “Onlar Pavlos’un farklı versiyonu!..” – I

Sömürgeydi “Ecirlik” oldu! -II

Geçtiğimiz hafta insanlık tarihinin sömürge sistemindeki evrimine kısa bir bakış atmıştık. Konumuzu 2. Dünya Savaşı’yla birlikte değişen sömürge sistemine bağlayıp bitirmiştik. Bu hafta kaldığımız yerden yani “Sömürgeydi Ecirlik oldu!”dan devam ediyoruz.

Okumaya devam et Sömürgeydi “Ecirlik” oldu! -II

Sömürgeydi “Ecirlik” oldu!

Dünyamızı kasıp kavuran bir pandemi sürecini yaşıyoruz. Yapılan onca çağrıya, verilen milyonlarca kayba rağmen, insanlık halen uyanmış-uyanabilmiş değil. Afrika’nın on yıllar boyunca yaşadığı açlık ve sefaleti duyarız. Yine de kılımızı kımıldatmadan, hayatımızı sürdürürüz. Özellikle İslam coğrafyasında gerçekleşen savaşları, katliam ve yıkımları görmezden gelir, kulaklarımızı hatta beynimizi kapatır; kendi yaşantımızı daha huzurlu ve refah içinde nasıl geçirebileceğimizin hesaplarını yaparız. “Gemisini kurtaran kaptandır” der, kendimizi avuturuz. Gerçeklerle yüzleşmekten ise, her zaman kaçınırız…

Okumaya devam et Sömürgeydi “Ecirlik” oldu!

“14 Aralık Soruşturması” bitmemiş!..

Geçtiğimiz haftaki yazımda, Fetullahçı Terör Örgütü’nün arta kalmış bazı üyelerinin, hali hazırda da aktif olduğunu ve şimdi de sözde davalarına (!) hizmet etmeye çalıştıklarını anlatmaya çalışmıştım. Eskisi gibi gazete ve televizyonları artık yok. Ancak şimdi de kirli ellerini sosyal medyaya daldırmış ve farklı yapılarla kendilerini kamufle ederek, saldırıyorlar. Söz konusu yazımda, Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan merhum Abdulkadir Badıllı‘nın yazdığı “İfhamname”sinden bahsetmiştim. “İfhamname”nin, FETÖ’cü teröristler tarafından “İhbarname” olarak karşılık bulmasını ve “Pensilvanya’daki FETÖ elebaşı”nın işaretiyle de; “Tahşiye Kumpası”nın kurulduğunu anlatmıştım.

Okumaya devam et “14 Aralık Soruşturması” bitmemiş!..

Amacınız izhar mı, inkar mı?..

Müminin sinesi âlem-i İslam kadar geniş olmalıdır” düsturuyla hareket edenlerdenim. Vazifem “i’layı kelimetullahtır”. İnancım “Kitap Sünnet, İcma ve Kıyastır”. Şimdilik uğraştığım düşman, FETÖ‘den de öte, onu maşa olarak kullanan “Gizli zındıka komitesidir”.  Bu mücadelenin “Asıl sahiplerine”, gücümün yettiği nispette yardımcı olmaya çalışmak, imanımın ve inancımın muktezasıdır.

 Bana “Ölmüş gitmiş bir insan, neden kalemine dolanıyor.” diyorlar. Bahse mevzu olan kişi de, Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan merhum Abdulkadir Badıllıdır. Ben o zatı kalemime ve dilime dolamıyorum. Hatta Sebkat eden hizmetini taktir ve şahsına hürmetle birlikte, arkasından rahmetle dua ederim. Fakat “Hakkın hatırı âlîdir, hiç bir hatıra fedâ edilmez” düsturuyla, hakkın hatırını kırmam ve yanlışa da “Yanlış” derim. Belli ki benim muhataplarım, o merhumun yanlışlarını hak sosuyla bizlere yutturmaya çalışanlardır.

Okumaya devam et Amacınız izhar mı, inkar mı?..

Ahmet Akgündüz’ün amacı ne?..

Günümüzde öyle meseleler var ki; ilgili-ilgisiz onlarca insan, bir alim edasıyla ahkam kesmektedir. Özellikle sosyal medya denilen ve herkesin her şeyi bildiği bir mecrada, öyle konular yazılıp-çizilir oldu ki; oraya müracaat edip fetva alanların ve ona göre hareket edenlerin varlığı da ayyuka çıktı. Herhangi somut bir araştırma olmamasına rağmen, şahsi olarak kanaatim; sosyal medya denilen mecradan alınan bilgilerin, yüzde 80-90’ının yalan-yanlış üzerine kurulu olmasıdır. Bilgiye ulaşmak isteyenlerin, sağlam kaynaklara, yani asırlar boyunca kontrol edilerek gelen tefsir, hadis ve fıkıh disiplini olan kaynaklara bakmalarını; önemle tavsiye ediyorum. Bu konuyla ilgili tespitimi not ettikten sonra, bugünkü asıl konumuza geçmek isterim.

Okumaya devam et Ahmet Akgündüz’ün amacı ne?..

Suiistimal var diye, inkâr edemezsiniz!

İslam dininin birçok meselesi gibi, “Mehdiyet” konusu da günümüzde en çok suiistimal edilen konulardan biridir. Hatta ülkemizde Mehdi olduğunu iddia eden birçok “sahtekâr”, Müslümanların saf ve temiz duygularını göz göre göre kendi menfaati doğrusunda kullanmaktadır. Müsteşriklerden beslenme birçok İslam âlimi(!) ise, güya bunlarla mücadele adına, Mehdiyet konusunu inkâr etmekle kalmayıp, din-i İslam’da“tahribat” yapmaktadırlar.

Okumaya devam et Suiistimal var diye, inkâr edemezsiniz!

Müjde olsun sana cennet!..

Günümüzde her şeye ve hadiseye tabiatı; yani manâyı ismiyle nazar edildiğinden, âlem hiddete geliyor. “Musibetler” dur-durak bilmiyor. Bir yandan koronavirüs pandemisi, hayatımızı zahiren zehir ederken, diğer yandan deprem bu halimize “tiksinerek” bir bir bizi üzerinden silkelemeye devam ediyor. Bunu ifade ederken, masum çocukları, masum insanları ve masum hayvanları kastetmiyorum. Bu durum “Ekal bir seviyede” de olsa, yine de âlemin “hiddetinden” kurtulamıyoruz. “Öyle bir beladan sakının ki, geldiği vakit yalnız zalimlerinize mahsus kalmaz; masumları da içine alır. Ve bilin ki Allahu Teâla’nın azabı şiddetlidir.” (Enfal-25) mealindeki Ayet-i Kerime buna işaret ediyor…

Okumaya devam et Müjde olsun sana cennet!..