Gâvura kürdan hizmeti gören cemaatler

Gâvura ‘kürdan’ hizmeti gören ‘cemaatler’

İslam hukukunda devlet; en geniş İslam cemaatidir. Bu cemaat sistemini muhafaza etmek de  devletin görevidir. Devletin kendisini cemaat olarak görmesi ve anlattığım menfi manadaki örgütlenmelere karşı çıkması lazımdır. Dört halife zamanındaki gibi devlet bir olmalıdır. Bunu bozacak her türlü şeyin de men edilmesi gereklidir.

Habib-i Neccar, Ashab-ı Karye’ye sordu: “Bu gelen elçiler sizden maddi ve ma’nevi bir ücret istiyorlar mı?” Onlar; “Hayır” dediler. “Sizden bir s¸ey istemeyen ve ehl-i hidayet olan kimselere itaat edin. Bunların sizden bir s¸ey taleb etmemeleri gösteriyor ki; bunlar ehl-i hidayettir. Sizin de hidayete ermenizi isterler. Sizi dünya ve ahiret saadetine davet ederler. O halde, bu ehl-i hidayet zatlara tabi olun ki; iki hayatta saadete nail olasınız.” Yasin suresinde bulunan “İttebiû men lâ yes’elukum ecran ve hum muhtedûn.” Yani: “Sizden hiçbir ücret istemeyen ve ehl-i hidayet olan kimselere uyun” ayeti kerimesinin vurgu yaptığı bu hadise, her asırda olduğu gibi, bu asırda da İnsanların kimlere tabi olması lazım geldiğini gösteren “mucizevi” bir pusuladır.

Bu ayet-i kerimenin ifadesiyle; ittiba edilmeye layık olan hak ehlini, batıldan, müfsitten ve sahtekardan ayırt etmenin iki alameti vardır:

Birincisi: O kişilerde ücret talebinin olmaması. Yani o hizmete para, mal, mülk, ihale, servet, iş imkanı gibi maddi menfaatler bulaşmayacak. İnsanları makamlara terfi ettirmek, bir statü, bir şeref kazanmak gibi menfaatler arız olmayacak. Hem velayet, kutbiyet, gavsiyet, mehdiyet; gibi manevi menfaatler de bulaşmayacak. Sadece rıza-yı ilahi için Kur’an’a hizmet edecek. Eğer o hizmete böyle maddi veya manevi menfaatler karışmışsa bu Allah’a hizmet değil, bilakis İslam perdesi altında şahıslara ve menfaatlere hizmet olur. Daha kötüsü böyle hizmetler Allah’a hizmet olamayacağından, din düşmanları olan ecnebi zındıklara bilerek veya bilmeyerek hizmet eder. Çünkü Allah’a hizmet etmeyen,  Allah’ın adını kullanarak şeytana hizmet eder. Bilerek veya bilmeyerek.. Zaten bu işin ortası da olmaz…

İkincisi: Mühtedi olmaktır. Yani hidayet ehli olmak. Allah’ın hidayetini kabul edip onunla amel etmek. Allah’ın hidayeti ise Kur’an ve Resul-i Ekrem (asm)’dir. Yani hizmetin esası Kur’an ve Hadis olmalıdır. Doğrudan doğruya Kur’an ve Sünneti göstermelidir. Hususi meslek ve meşrebini Kur’an ve Sünnete hadim yapmalıdır. Sünneti bize ulaştıran sahabenin ve onlardan tevarüsle bize ulaştıran ümmetin icmaından ve cadde-i kübrasından ayrılmamalıdır. Hangi cemaat Kur’an ve Sünnet yerine doğrudan kendi hususi mesleğini ortaya koyuyorsa, şeyhini, tarikatını, şuculuğunu, buculuğunu gösteriyor ve ona revaç veriyorsa, dine hizmet etmiyor. Belki Kur’an’ın ve Peygamberin cazibesini kullanarak başka mihraklara hizmet ediyor. Veya Kur’an’ı peygamberden ayırarak, hadissiz bir dine davet ediyorsa veya ümmetin 1400 senedir devam eden cemaatinden ayrılarak yeni yollar açmaya ve insanları o yola sevk etmeye çalışıyorsa, bilin ki bunlar şeytana hizmet ediyor, ecnebi zındıklara uşaklık yapıyor.

Bu iki şarta uymayan cemaatler, cemaat değil fırkadır, hizibdir. Dini cemaat değil örgüttür. Evet, günümüzde Müslümanların din ihtiyacı devlet tarafından karşılanmadığı ve devlet beşeri sistemle dinden soyutlandığı için; Müslümanlar dinî ihtiyacını “cemaatler” vasıtasıyla gidermeye çalışmıştır.

Peki “cemaat” ne demektir?

Cemaat tefrikaya düşmemiş topluluktur. Birlik ve beraberliklerini muhafaza eden müttefik ve mütesanit insanlardır. Günümüzdeki cemaatçilik ise tam tersine cemaatimizi bozan fırkacılık ve hizibciliktir.  Tek bir cemaatimiz var. O da ehl-i sünnet ve cemaattir. Peygamberimiz (SAV)’den sonra, sahabeler Peygamberimizden gördüklerini ve öğrendiklerini kendinden sonraki kuşaklara aktardılar. Daha sonra bazı insanlar sünnetten ve Müslümanların umumi caddesinden ayrılıp; yeni görüşler beyan etmeye başlayınca selef-i salihin dediler ki; “sünnetten ayrılmayın, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozmayın, cemaat olun.” Ehl-i sünnet vel cemaat tabiri böyle çıktı. Demek  cemaatin anlamı; “bütün Müslümanların bir ve beraber olmasıdır.”

Şu anda ki cemaat kavramı  ise, cemaat değil bilakis “fırkacılıktır”. Fırkacılık ise; İslam dininde haramdır. Cemaat olmak ümmeti kucaklamak anlamında olursa meşru  olur. Yoksa gayrı meşrudur. Şimdiki cemaatçilik fikri ise, maalesef Müslümanları “bölmek” üzerine kurulmuş bir sistemdir. Kur’an, insanları; Müslüman ve kafir olmak üzere ikiye ayırır. Ama şimdiki cemaat kavramı ise Müslümanları kendi içinde birbirinden ayırır.  Müslümanları birbirinden ayrıştıran, ayrıcalık ve statü veren bir gurup manasındadır. Bu mana ise cemaat değil örgüt anlamındadır. Cemaat denilen bir grupta eğer bütün ümmeti kapsayıcı ve içine alan bir sistem olmazsa bu fırkacılıktır.

Müslümanların örgüt mantığından kurtulması lazımdır. Bütün ümmeti kapsayıcı bir sistem olması gerekir. Bunun ölçüsü de ayrımcılığın olmamasından geçer. Müslümanları birleştirecek tek şey, ortak değerleri olan Kur’an ve hadistir. Onun için yapılacak tek şey Kur’an ve hadisi ön plana vermektir. Alt kimliğin ve üst kimliğin olmamasıdır. Tek kimliğimiz vardır; o da Kur’an ve Hadis kimliğidir. Diğer taraftan cemaatin siyasi veya ekonomik bir çıkarının da olmaması lazımdır. Menfaati ve kazancı varsa; bu onu dünyevileştirir ve örgütleştirir. Cemaatin kapsayıcı olması lazımdır. Cemaati örgütten ayırt eden iki şey vardır;

Birincisi: Kur’an ve sünnete hizmetçi olmasıdır. Kur’an ve sünneti ön plana almasıdır.

İkincisi: dünyevi bir maksadın olmamasıdır.

Kitap ve sünnet öne alınacak. Hususi meşrep ön plana alınmayacak. Eğer bir kişi bir guruba gidiyorsa, ben “şucuyum, bucuyum”  demeyecek, “ben, Kur’an ı öğreniyorum. Kur’an öğrenmek için de bu cemaatlere gidiyorum” diyecek. Hususi meşrep ve mesleğini Kur’an’a hizmetçi ve ayna yaparak her şeyi Kur’an ölçüsüne göre değerlendirecek. Halktan bir şey istemeyecek. Burası  sadece hizmetkârlık mekanı olacak; Saltanat makamı olmayacak.

Devlet bu durumda ne yapmalı?

Burada belirttiğim  manada cemaate muhalefet eden, devlete de muhalefet etmiş olur. Devlet bu hususu  korumakla mükellef olmalı. İslam hukukunda devlet; en geniş İslam cemaatidir. Bu cemaat sistemini muhafaza etmek de  devletin görevidir. Devletin kendisini cemaat olarak görmesi ve anlattığım menfi manadaki örgütlenmelere karşı çıkması lazımdır. Dört halife zamanındaki gibi devlet bir olmalıdır. Bunu bozacak her türlü şeyin de önüne geçilmesi gereklidir.

Beşeri sistemler din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ziyade, ümmeti birbirinden tefrik etmek üzerine kurulmuş sistemlerdir. Devlet Kur’an ve sünnetin makamını temsil etmelidir. Beşeri sistemler ise din ve devleti bir birinden ayırıyor. Devlet bu dini temsil etmezse, insanlar dinsiz olamayacağından elbette bu ihtiyaçlarını cemaatlerle giderecek. Bu sefer o cemaatlere elbette kuvvet de verecek. O cemaatler devletten ayrı bir kuvvet kazanacaklar. Yeni tabirle paralel yapılara dönüşecekler. Halbuki Müslümanların kuvvetini temsil eden asa, devletin elinde bulunmalıdır. Aksi takdirde şakk’ul asa olur. Yani asa kırılır. Bir asa kırılırsa iki küçük asa olur. Onlar da kırılırsa daha küçük dört asa olur. Kimin elinde olduğu, kime hizmet ettiği belli olmayan bu asalar git gide kırıla kırıla, şimdi olduğu gibi değil bir asa, belki küçük küçük kürdanlar haline gelir. Bizi parçalayıp yiyen ecnebilerin dişlerini temizler. Şimdiki cemaatlerin çoğu maalesef böyle ecnebilerin kürdanı olmuştur.

Din ile hayatı kabil-i tefrik (birbirinden ayrılabilir) gösterip, dinsizliği muasır medeniyet diye lanse eden sistemler; toplumun felaketine sebep olmuştur. Bu necip millet, özel çaba sarf edildiği halde dinsiz yapılamamıştır. Hayatın her alanında tatbiki saadetimize vesile olan Peygamberimizin Rabbinden aldığı emir ve yasaklara; milletimiz günde beş defa namaz ile tecdid-i biat ederek çeşitli bedeller ödemiş, hatta bu uğurda can vermiştir.

Hulasa: Devlet(!) dinden soyutlanıp kendisine beşeri kanunları düstur(!) edinirken; ümmeti, ırkçılığın farklı bir versiyonu olan cemaatlerin/örgütlerin insafsız kucağına atmıştır. Demek günümüzde paralel yapı diye tabir edilen cemaatlerin müsebbibi; dinin devlet eliyle tatbik edilmemesidir..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir